Seçim zamanı milletin kapısını çalanlar, adaylık zamanı kimin kapısında bekliyor?
Bu sorunun cevabı, siyasetteki temsil sorununun da başlangıcıdır.
Vatandaşa gelince “Takdir milletimizindir” diyorlar. Peki, aday listeleri hazırlanırken milletin takdiri nerede?
Kimlerin aday olacağına, kimin seçilebilir sıraya yazılacağına karar verilirken vatandaşın sözü ne kadar ağırlık taşıyor?
Millete sandığın yolunu gösterenler, neden milletin önüne gelecek listeyi belirlerken aynı katılımı istemiyor?
Her seçim döneminde çok sayıda insan aday adaylığı için başvuruyor. İçlerinde şehrini tanıyan, insanına dokunan, mesleğinde başarılı, toplumda karşılığı bulunan kişiler var. Fakat aday belirlemenin genel merkez iradesine teslim edildiği yerde, bütün bu özelliklerin önüne başka bir soru geçebiliyor:
“Genel başkan uygun görür mü?”
İşte temsilin zayıfladığı yer burasıdır.
Çünkü adayın geleceğini belirleyen ölçü, vatandaşın güveninden çok yönetimin onayı hâline geldiğinde; siyasetçinin yüzü de giderek halktan genel merkeze döner.
Vatandaş kendisini anlatmaya çalışır, siyasetçi yukarıdan gelecek işareti bekler.
Milletin derdi kapıda beklerken adaylık hesabı içeride yapılıyorsa, o siyasetin önceliği sorgulanmalıdır.
Elbette bütün partilerin aday belirleme yöntemleri aynı değil. Görevini hakkıyla yapan milletvekilleri de var. Ancak bu gerçek, parti yönetimlerinin gücü ile seçmenin temsil hakkı arasındaki gerilimi görmezden gelmemizi gerektirmiyor.
Asıl soru açık:
Bir milletvekili, yeniden aday olabilmek için genel başkanını memnun etmek zorunda hissediyorsa, halkın itirazını ne kadar özgürce dile getirebilir?
Kendi partisinin yanlışına karşı çıkmanın bedelini liste dışında kalmak olarak görüyorsa, o yanlışa hangi cesaretle “Dur” diyebilir?
Koltuğunu kaybetme korkusu, vatandaşın hakkını savunma sorumluluğundan büyükse, vekâletin hesabı orada bozulmuş demektir.
Bir işçi geçinemediğini söylediğinde önüne parti açıklaması konulamaz.
Bir esnaf borcunu çeviremediğini anlattığında kendisine seçim sloganıyla cevap verilemez.
Bir üretici emeğinin karşılığını alamadığını haykırdığında, konu başka gündemlerle geçiştirilemez.
İnsanlar kürsülerden okunan hazır cümlelerin içinde yaşamıyor. Kirayı, faturayı, taksiti, çocuğunun masrafını gerçek parayla ödüyor.
Bu yüzden vatandaşın karşısına çıkıp sürekli sabır isteyenlerin, önce kendi siyasi rahatlarından ne kadar vazgeçebildiklerini göstermesi gerekir.
Geçim derdini anlatan vatandaşa sabır tavsiye etmek kolaydır. Zor olan, o vatandaş için kendi siyasi konforunu riske atmaktır.
Milletvekilliğinin ağırlığı da burada ortaya çıkar.
Partisinin alkışladığı yerde konuşmak cesaret ölçüsü olamaz. Gerçek sınav, kendi tarafının duymak istemediği bir gerçeği söyleyebilmektir.
“Bu karar yanlış.”
“Bu uygulama vatandaşı eziyor.”
“Bu insanın hakkı teslim edilmeli.”
Bunları gerektiğinde kendi yönetimine söyleyemeyen bir temsilci, vatandaşın itirazını nereye kadar taşıyabilir?
Mecliste bir sandalye sahibi olmakla milletin hayatında karşılığı olan bir temsilci olmak arasında büyük bir mesafe vardır. O mesafe; fotoğrafla, protokolle, tebrik mesajıyla kapanmaz.
Sorunun peşine düşmekle kapanır. Hesap vermekle kapanır. Gerektiğinde itiraz etmekle kapanır.
Seçim döneminde her dükkâna girip seçimden sonra telefonlara çıkmayan bir siyaset anlayışı, vatandaştan hangi güveni bekleyebilir?
Milletin sofrasına otururken gösterilen yakınlık, milletin derdi dinlenirken neden kaybolsun?
Vatandaşın oyuna ihtiyaç duyulduğunda açılan kapılar, vatandaşın yardıma ihtiyacı olduğunda da açık kalmalıdır.
Burada seçmene de zor bir görev düşüyor.
Sırf kendi partisinden diye her davranışı savunmak, temsilciyi denetimsiz bırakmaktır. “Bizim vekilimiz” demek, soru sorma hakkından vazgeçmek değildir.
Tam tersine, en ağır soruyu önce kendi oyumuzla seçilene sormalıyız:
“Ne yaptınız?”
“Hangi sözünüzü tuttunuz?”
“Bizim için hangi sorunun peşini bırakmadınız?”
“Yanlış gördüğünüz hangi karara itiraz ettiniz?”
Bu sorulara cevap yerine sadakat bekleniyorsa, orada seçmenle temsilci arasındaki ilişki yeniden düşünülmelidir.
Parti üyeleri adayların belirlenmesinde daha fazla söz sahibi olmalı. Adaylık ölçütleri açık olmalı. Milletvekilleri yaptıkları işleri düzenli olarak vatandaşın önüne koymalı.
Halkın karşısında sınanmadan listede yer bulan siyasetçinin, seçildikten sonra halkın denetiminden uzaklaşmasına razı olamayız.
Çünkü millet, seçim günü hatırlanacak bir oy toplamından ibaret değildir. O koltuğun sorumluluğunu taşıyan herkes, kendisine oy vermeyenlerin de derdini dinlemek zorundadır.
Ve hiçbir aday listesi, hiç kimseye vatandaşın üzerinde bir makam vermez.
Sizi listeye yazan kişi siyasi geleceğiniz üzerinde etkili olabilir. Fakat o makamın varlık sebebi, kapısını çaldığınız millettir.
Şimdi soruyu yeniden soralım:
Milletin talebiyle genel başkanın tercihi karşı karşıya geldiğinde kimin yanında duracaksınız?
Cevabınız milletse, bunun bedelini ödemeye de hazır mısınız?
Çünkü milletin vekilliği, gerektiğinde yeniden aday olamamayı göze alarak milletin hakkını savunabilmektir.